Excerpt for "Kara" Dergisi Seckisi by Propaganda Yayınları, available in its entirety at Smashwords

Kara Dergisi Seçkisi

Türkiye’de Anarşist Düşünce Tarihi - 1

 

Editör: Can Başkent

 



Eylül 2011 - Birinci Baskı

ISBN No: 978-0-9868586-3-5 (pdf), 978-0-9868586-4-2 (ePub),

978-0-9868586-5-9 (mobi)

Dizgi: Propaganda Yayınları

Kapak: İç Mihrak Propaganda Tasarım Kolektifi

Düzelti: Burcu Karakaş

 

Propaganda Yayınları

HYPERLINK "http://www.propagandayayinlari.net" http://www.propagandayayinlari.net

HYPERLINK "mailto:iletisim@propagandayayinlari.net" mailto:iletisim@propagandayayinlari.net

 

Can Başkent

HYPERLINK "http://www.canbaskent.net" http://www.canbaskent.net

HYPERLINK "mailto:can@canbaskent.net" mailto:can@canbaskent.net

 

 

 

COPYLEFT Bu eserin telif hakkı yoktur ve hiç bir hakkı saklı değildir. Çoğalt, dağıt ve paylaş!

HUKUKİ SORUMLULUK REDDİ Editör ya da yayıncı, bu kitapta yer alan metinlere katılıp katılmadığını saklı tutar. Bu metinlerin hukuki ya da yasal sorumluluğu editör ya da yayıncıyı bağlamaz. Propaganda Yayınları ve editör, bu metinlerin içeriği nedeniyle sorumlu tutulamaz. SHAPE \* MERGEFORMAT




Copyright 2011 - Propaganda Yayinlari

Smashwords Edition

Creative Commons










Sunuş


Propaganda Yayınları olarak Kara Dergisi’ni canlandırmaktan, yarattığı entelektüel ve devrimci mirası gündeme getirmekten büyük gurur duyuyoruz. Ekim 1986’da çıkan ilk sayısıyla, Kara dergisi liberter ve anarşist düşüncenin bu topraklardaki tarihi açısından büyük, hem de çok büyük bir aşamadır.


Kara’nın önemini anlamak için her şeyden önce derginin yayınlandığı darbe sonrası dönemi anımsamak yeterli olacaktır. 1986 yıllarında, Türkiye’de bangır bangır anarşist ve liberter bir dergi yayınlamak, bu dergiyi dağıtmak ve yürütülen tartışmalarla bir çok radikal meseleyi politik gündeme taşımaya çalışmak, Kara’nın tarihsel başarılarından sadece bir kaçıdır. Belki bunlardan daha önemlisi, derginin yazar çeşitliliği ve belli bir anarşist ‘fraksiyon’un yayını olmaya değil kapsayıcı bir şekilde anarşist tartışmaların çeşitliliğini sahiplenmeye çalışmasıdır. Bununla birlikte, eleştirel okurlar elbette fark edecektir, günümüzde okunduğunda dergideki kimi yazılar oldukça naif bulunabilir. Örneğin, yazılarda ‘anarşist’ yerine ‘liberter’, ‘doğrudan eylem’ yerine ‘doğrudan etkinlik’ sözlerinin kullanılması gibi… Özellikle bazı yazı ve tartışmalardaki provakatif dil ve üslup anarşist diskur için yadırgatıcı bulunabilir. Ama yine de, olumsuz görülebilecek tüm bu noktalar, Kara dergisi romantizmi içerisinde anarşist hareketin sağlam bir ilk adımı olarak görülebilir. Keza, dergi kendi özeleştirisini, bu seçkiye de kattığımız bir yazıda, 10. sayıda, sunuyor zaten.


Hemen belirtelim, seçkimiz tamamıyla subjektif bir bakış açısıyla derlenmiştir. Ancak, bu subjektivitenin tamamen tesadüfi olmamasına azami gayret gösterdik. Öncelikle, Kara’da yayınlanan çevirilere, grafiklere, şiir ve anlatılara yer vermedik. Sadece siyasi ve düşünsel yazıları seçtik. Öte yandan, 25 yıl önce yayınlanan bir dergide basılan makalelerin bir kısmının günümüze pek hitap etmediğini öngörmek zor değil. Bu bağlamda günümüzde anlamını yitiren kimi yazılara üzülerek yer veremedik. Dolayısıyla, aslında bakarsanız, dergide yayınlanan eserlerin çoğunu seçkimize alamadık.


Saklamaya gerek yok, malumunuzdur, bendenizin anarşizm anlayışı genelde oldukça ortodoks bulunur. Bunun nedenlerinden biri de, Kara ve A-Politika gibi dergilerin tedrisatıyla özgürlükçü düşünceleri öğrenmiş olmamdır. Bu manada, Kara’da dile getirilen, postmodernizmle zehirlenen anarşizmin hemen hemen karşıtı olan ‘klasik’ anarşizmin hala yeteri kadar zengin ve tutarlı olduğunu düşünüyorum. Bu manada, bu derlemedeki makalerin seçimi, benim bu anlattığım zihniyetimin de doğal bir yansıması olsa gerek. Dolayısıyla, bu seçkinin, günümüzde ve muhtemelen gelecekte de ihtiyacımızın olacağı klasik anarşizme sevimli bir göz kırpma olarak okunmasını salık veririm.


Kara’nın nostaljik romantizmini inkar etme lüksümüz yok. Çoğumuzun okuduğu ilk anarşist yayın, belki de sonraları keşfettiği tarihi bir eserdi Kara. Bazılarımızınsa ‘anarşist’ sözcüğünden önce, ‘liberter’ sözcüğünü öğrendiği bir yayın. Bu nedenle, Kara dergisi seçkisinin bizim için ayrı bir önemi var. Bunu, sadece Kara seçkisine özel olarak gerçekleştirdiğimiz röportajla da fark etmek mümkün. İlerleyen sayfalarda, Kara’nın ‘sahibi ve yazıişleri müdürü’ Ahmet Kurt’la yaptığımız bir röportajı okuyacaksınız.


Kara Dergisi Seçkisi, yayınlayacağımız bir serinin ilk kitabı. Propaganda Yayınları olarak, Türkiye’de Anarşist Düşünce Tarihi serisinde, bu toprakların ilk anarşist dergilerinden seçkiler yayınlamaya devam edeceğiz. Yayın programımızda Efendisiz, Ateş Hırsızı, Amargi ve A-Politika dergileri seçkileri de bulunmaktadır.


Propaganda Yayınları’na türlü türlü yardım eli uzatıldı bu derleme için. Bu yardımlara müteşekkir olduğumuzu belirtelim. Fark edilmiştir, Türkiye’de Anarşist Düşünce Serisi’nin kapak tasarımları İç Mihrak Propaganda Tasarım tarafından yapıldı. İç Mihrak kolektifi, benim bitmek bilmeyen isteklerime ve nazlarıma tahammül göstererek kapaklarımızı tasarladı. Burcu Karabaş da dizgi ve redaksiyonda bize yardım etti saatlerini monitör karşısında heba ederek. Nihayetinde, koca bir teşekkürü Kara dergisinin editörü Ahmet Kurt’a etmem gerekiyor. Arşivimizdeki eksik sayıları temin etmesi ve de röportajımıza zaman ayırması bizi ihya etti. Teşekkürler dostlar!


Ve şimdi, Propaganda Yayınları, ‘Türkiye’de Anarşist Düşünce Tarihi’ serisinin ilk kitabını iftiharla takdim eder: ilk sayısının 25. yıldönümünde bir Kara dergisi seçkisi!



Can Başkent


Ağustos 2011



Röportaj: Ahmet Kurt



Can Başkent: 1985'lerde bir grup anarşist olarak nasıl biraraya geldiniz? Literatürü nasıl edindiniz? Tüm bunlara binaen dergi fikri nasıl ortaya çıktı?


Ahmet Kurt: 12 Eylül darbesinin hemen ertesinde çeşitli politik vesilelerle tanışan ve Marksizmin kıyısına varmış 9 kişiydik. Orada burada karşılaşıp yaptığımız sohbetleri 1982 yılında düzenli bir hale getirip haftalık toplantılar, okumalar, tartışmalar yapmaya başladık. 1984 yılında Sokak Yayınları'nı kurduk, Sorel'in Marksizm'e eleştirel yaklaşımlar, Orwell’in Aslan ve Unicorn adlı kitaplarını bastık. Herkesin yabancı bir dil bilmesi şansımızdı; Karl Korsch, Otto Rühle, Andre Gorz derken Bakunin ve Kropotkin'e rastladık. İlk kaynağımız Boğaziçi Üniversitesi'nin kütüphanesiydi. 1936 İspanya devrimiyle karşılaştığımızda rengimiz belli olmuştu. Kendimizi anarşist olarak adlandırmaya başlamıştık. Ankara’dan 3 arkadaş geldi ve sayımız arttı, tartışmalar renklendi. Victor Serge ve Paul Avrich ve Kronstadt'ı keşfettik. Ida Mett'in Kronstadt 1921 isimli kitabını Ümit Altuğ’un kitap kadar etkileyici önsözüyle bastık. İspanya ile ilgili kitap basmaya niyetlenmiştik ki, dergi çıkaralım dedik. Bir zaman, kim okuyacak, kimin için çıkarıyoruz, çoğalmak, manipülasyon, dergicilik üzerinden politika tartışmaları yaptık ve dergiyi imzasız yazılarla bir grup dergisi olarak çıkardık. Avrupa'da kimler var diye bakınmaya başladık. CIRA (İsviçre de anarşist kütüphane ve arşiv)'ya ulaştık. O dönemde İsviçre'de MA! (Magazin Anarchist) dergisini çıkaran arkadaşlar ve CIRA'dan Marianne Enckell, her istediğimiz kitabı, dokümanı ve bir o kadar da İsviçre çikolatasını Kara’ya yolladı.


Allahaşkına, liberter sözü de nereden çıktı 1980‘lerde?


Dergi çıkarken renkte bir sorun yoktu ama ‘anarşi’ kelimesinin kullanılmasında kafamız karışıktı. Trafik keşmekeşine ‘trafik anarşisi’, yumurtaya yapılan zamma ‘yumurta anarşisi’ , her türlü negatif olaya şu bu anarşisi denilen, darbecilerin dilinden yıllarca düşürmedikleri bir ‘terör ve anarşi ortamı’ gevezeliklerinin pek revaçta olduğu bir dönemdi. Soldan yeni kopmuşuz, otorite, birey, tahakküm gibi konularda kendi çapımızda keşiflerde bulunuyoruz ama ‘halkımız ne der’ gibi bir kaygımız da var bir yandan. Bir de tırsıyoruz, hiçbir toplumsal şemsiyemiz yok. İllegal örgütlenmeye karşıyız, legal alanda polis anarşiye ne kadar tahammül gösterir bilemiyoruz. Liberter kelimesi sokaktaki insana hiçbir anlam ifade etmese de bizi de bir kadar korur diyerekten kendimizi yazılı alanda böyle adlandırdık.


İlk sayılarda bir çok isimsiz makale var. Bunların yasal sorumluluğu da malum sendeydi. Bu nedenle Kara’nın ya da senin başı hiç belaya girdi mi yasalarla?


Sadece ilk sayıda yazılar imzasız. Ondan sonraki 11 sayıda birkaç isim dışında takma isimler kullanıldı. Kendi iç anlaşmamız ise şöyleydi; yazıların yasal sorumluluğunu herkes kendi üstlenecek. Olay sadece sahip ve yazı işleri sorumlusuna kilitlenmeyecek, soruşturma olursa yazanın da ismi verilecek; kahramanlığa ihtiyaç yok. Derginin çıkışı geciktiğinde durum nedir diye kolaçan edildiysek bile başımız belaya girmedi.


Kara’yı ufak tefek aksamalar dışında ciddi ciddi her ay çıkarabilmişsiniz. Bu enerjiyi nereden buldunuz?


Birlikte dergi çıkarmaktan ziyade birlikte yuvarlanıyorduk. Her zaman cümbür cemaat olmasa da birlikte yiyip içip birlikte geziyorduk. Üç ev aynı semte taşınmıştık, dergi biraz da evlerde hazırlanıyordu. Ucundan kıyısından sol disiplinden de nasibimizi almış olmamızın da bir etkisi olmuştur herhalde.


Bazen Kara’yı romantik buluyorum epey. 24. yılında biraz unutulmuşa benziyor aslında. Ya sence?


24 yıl olmuş, unutulması anlaşılır. Ama o tarihte doğmuş kimi arkadaşlarımızın Kara'dan haberdar olduğunu biliyorum.


Kara’ya bugünlerde bakınca bir çok politik naiflik görüyoruz aslında. Bu, darbe sonrası bir dönemin yarattığı fetret devrinin bir ürünü mü, yoksa saf bir devrimci itki miydi?


Kara, bizim açımızdan anarşiden haberdar olma ve öğrenme süreciydi. Daha önceleri gördüğümüz örnek, dergi çıkarılır ve hareket bunun etrafında gelişir şeklindeydi. Asık suratlı devrimcilik anlayışını tiye aldığımızı düşünüyorum. Politika ciddi bir iş ya, belki bunu reddettiğinde naif gözüküyor hal ve tavır.


Kara’nın aslında oldukça çeşitli bir yazar kadrosu varmış. Ama şimdi bu isimlerin çoğu ortalıkta görünmüyor. İnsanların çoğu ununu eleyip, eleğini mi astı yoksa?


Ben, Ufuk, Tayfun, Besim buralardayız. Diğer arkadaşlardan bir kısmı anarşistleri izler, yani neler yaptıklarını bilmek ister, zaman zaman yanımıza gelir giderler. Herkesin bir kadar çetelesini tutmuş görünüyorum ama çoğundan haberim yok aslında.


Peki Kara’nın sosyalist sol üzerinde nasıl bir etkisi oldu sence?


Kara en kalabalık olduğu dönemde 30 kişi tarafından kotarılıyordu. Yazılar, çeviriler, tartışmalar, ucundan kıyısından başlayan mitingler çerçevesinde gelip giden arkadaşların sayısı bu kadardı. Dağıtımla 400- 500, Almanya 100, ücretsiz olarak yolladığımız cezaevlerinde 50-100, elden de 100 civarı dergi dağıtılıyordu. Ortada bir avuç anarşist, 800 kadar anarşist dergi satışı vardı. Sonraki dönemdeki anarşistlerin pek çoğu Marksizm'den bu tarafa gelmişti. Neyse ki artık politik ortamla doğrudan anarşiyle tanışan insanlar var.


Anarşist hareket yirmibeş yılda çok fazla yol aldı iyisiyle kötüsüyle. Eğer Kara’yı şimdi çıkarıyor olsaydınız, ilk sayısının kapak konusu ne olurdu?


Anarşist dergi anarşistlerin bitmez tükenmez kaşıntısı aslında. Kara, Mecmu-a biteli epey oldu. Dergi çıkalım sohbetleri sürüyor etrafta. Kara'da A'lar dairesiz gördüğünüz gibi. Şimdi olsa en azından hangisini daire içine alsak diye bir tartışmayla başlardık işe. Kara da lafımız genellikle Marksizm'e yönelikti çünkü toplumsal muhalefetin tek muhatabı onlardı o vakte kadar. Şimdilerde bir kelamda bulunacaksak bunun kendimize yönelik olması daha anlamlı olur diye düşünüyorum.


Kara’nın özeleştirisi, hatta sonraları Ateş Hırsızı’nda sertçe eleştirileri yapılageldi. Senin o döneme baktığında gördüğün eksiklikler (ve belki de fazlalar) nedir?


Kara biraz da toplumsal anarşizm mi, yaşam tarzı anarşizm mi tartışmaları arasında sonlandı. Kara'dan sonra çıkan Efendisiz dergisi toplumsal demesek bile politik anarşizme doğru yönlenirken Kara'nın yapamadıkları üzerinden başladı söze. Bir geleneğin başlamasına da önayak oldu; senden öncekini gömerek kendini tanımlama geleneği. Bu daha sonraları farklı anarşist grupların kendi aidiyetlerini oluşturabilmek için bir nevi iç düşman oluşturma çabalarına kadar vardı. Sanal alemde hala devam ediyor. Belirli bir döneme bakıp eksik fazla lafı etmek bana zor geliyor. Çok eğlendik diyebilirim.


İnternet devrinde anarşist dergicilik sence öldü mü? Herkesin her şeyi ‘bildiği’ bir devirdeyiz sonuçta.


İnternet üzerinde bu işi pek güzel kotaran arkadaşlarımız var. Biz de bir ara düşündük ama çok zor geldi. Yani ben internette yayınlanan yazıların bir kısmını önce kağıda basıp okurken nasıl bu alanda söz söyleyebilirim ki. Kağıttan dergi beni heyecanlandırır. Her ikisine de ihtiyacımız var.


Propaganda Yayınları olarak, Türkiye’deki anarşist hareketin tarihçesini, çıkan eski, ama şimdi klasikleşmiş dergiler üzerinden günyüzüne çıkarmaya başladık. Bu serinin ilk kitabı Kara dergisi seçkisi. Sonrasında Efendisiz, Ateş Hırsızı, Amargi ve APolitika seçkisi hazırlayacağız ve kısa bir süre zarfında yayınlayacağız e-kitap olarak. Bu konuda ne düşünüyorsun?


Ne diyebilirim, elinize sağlık. Hepsini derli toplu bir arada görmek büyük kolaylık ve keyif.


Eklemek istediklerin veya es geçtiğimizi düşündüğün bir şeyler varsa, bunlar için son şansın!


Kara'da yer yer anarşinin tek bir tarzının olmadığını, anarko-sendikalizmden Dada'ya kadar geniş bir yelpazeyi barındırdığının lafını ederdik. O dönemde kendi aramızda belirginleşen net ayrımlarımız olmadı. Bugün anarşistler olarak geldiğimiz noktada birbirleriyle selamı sabahı kesmiş olan grupların olduğunu görüyoruz. İşin üzücü kısmı bunun politik bir görüş ya da yaşam tarzı ayrılığından kaynaklanmaması. Belki bu ülkede anarşi de tahakkümden bu kadar kendini sıyırmayı becerebiliyor. Ya da biraz daha zamana ihtiyacımız var; hazmetmek zaman alır.


Çok ama çok teşekkürler!


Sağol.




Sayı 1 - Ekim 1986


Kimin Barışı?

isimsiz


Çok eskiler barışlara yenenin adını verirlerdi: Pax Romanicum, Pax Ottomanıca gibi, onların kafasında ‘barış’ adı verilen durumun yenenin kurallarına göre yaşamak olduğu çok açıktı. İki üç savaşır, biri daha güçlüdür ve yener, o andan sonraki yaşamın kurallarını belirler, yani barış antlaşmaları yapılır.


Tüm bu antlaşmalar bu durumun açık ifadesidir. Hepsinde yenenin savaştan önceki isteklerinin, bazen de daha fazlasının diğer taraf tarafından yapılacağının taahhüt altına alındığı görülür. Tüm bu olayların ve belgelerin apaçıklığına rağmen bugün barış pek çok farklı dünya görüşünün söyleminde, yaşamı sürdürmenin ve etkin olmanın en gerekli durumlarından biri olarak ele alınır. Onun olanaklarından sonuna kadar (!) yararlanmaktan, hatta onun kurallarını kullanmaktan bahsedilir. Ama burada dikkatle üzerinde düşünülmesi gereken bir konu var: etkin olmak, kişinin kendi ya da topluluğun kendi tarafından seçilmemiş kuralları saptanmamış bir barış ortamında ne kadar mümkündür? Belki bu durumda etkin olabilmenin ilk adımı içinde bulunulan durumun reddi olur.


Yaşamaya başladığımızda, hatta daha önce bizim için pek çok şey belirlenmiştir. Ailemiz ne kadar özgür düşünceli olursa olsun, bizim yaşantımız hakkında vereceğimiz kararlara ne kadar karışmazsa karışmasın yaşam hepimiz için çok başka şeyler tarafından öylesi organize edilmiştir ki bu düzeyde baskı yapan bir ailenin çocuğu ile yapmayan bir ailenin çocuğunun yaşam biçimleri, önlerindenki seçenekler çok farklı değildir. Toplumsal sınıflamalar hazırdır: önce çocuk, genç, öğrenci gibi çıkar karşımıza ve memur, doktor, işçi, terzi vb olarak devam eder. İşsiz olmak, aylak olmak ya da hırsız benimsenmeyen, hoş görülmeyen şeylerdir.


Çünkü bunlar toplumsal yaşamın sunduğu nimetlerden (!) yararlanmazlar. Karnını doyurmak, giyinmek ya da kitap okuyabilmek, sevdiğin insanla birlikte olabilmek ya da çocuk sahibi olmak ancak kuralların içinde davranıyorsan daha kolaydır. Peki nedir bu daha kolay olan: hayatiyetini sürdürmek mi, yoksa var olmak mı? Mahalle aralarında ayıcılar vardır, yanlarında burunlarına halka takılmış ayılar, ayıcının istelerine uydukları sürece hayatiyetlerini sürdürürler, akşam yemeklerini yerler, canları yakılmaz, bazen bir şeker bile yiyebilirler, yani ödüllendirilirler. İşte bu da ayıcının barışı. Peki bunlar şu dünya küresinde ayı denilenen sınıflama içinde sayılabilirler mi? Hayır onlar başka bir şeydir ya da başkalaşmış bir şey...


Dünyaya gelirken neler düşünüyorduk hatırlamıyorum ama, artık neler düşünebileceğimiz bellidir. Barınmak için eve, ev bulmak için paraya ihtiyacımız var. Kuşkusuz kimse bizi her sabah kolumuzdan tutup fabrikaya, büroya, tarlaya ya da daha başka işyerlerine götürmüyor. İsteyen balık tutmaya gidebilir, isteyen akşama dek uyuyabilir, ama paraya ihtiyacımız var...


Dilencileri benimsediği kadar bile benimsemez böylesi bir organizasyon hırsızları, işsizleri, aylakları. Kendini acındırmak hoş görülebilir, yalvarmak cevapsız bırakılmaz; ama bunu istiyorum deyip çekip almak affedilemez. İsteyebileceğin şeylerin sınırları ve istemenin de biçimleri vardır. Bir şeyleri eleştireceksen yolları bellidir. Öncelikle kim olduğun önemlidir, herkes eleştirilemez ve yine her şey eleştirilemez. İşte ne olduğumuzun farkına varmadan ağlayarak geldiğimiz bu dünyada yaşamak böyesi zordur, ama var olmak ‘bu sayılanların hiç biri değilim, ben BEN’im’ diyebilmek, ‘benim istediğim bu seçeneklerden hiç biri değil’ diyebilmek ve sonunda ‘BEN İSTİYORUM’ diyebilmek çok zordur. Buna yapabilenlerin başlarına hep bir şeyler gelir.


Böylesi seçilmemiş bir yaşam, böylesi saatlerini, günlerini, düşünce yeteneğini, sevgilerini kişiden koparıp alan bir yaşam. ‘Barış’ bu mudur? Ya da bu kimin barışı? Bgün kendi barışlarını sunanların yarın da kurallarını, nedenlerini saptadıkları kendi savaşlarını sunmaları zor mu? İkinci Dünya Savaşı’nda ölen altmış milyon kişinin kaçı neden öldüğünü biliyordu, bugün dünya yüzündeki altı milyar kişiden kaçı neden böyle yaşadığını biliyor... Varolma nedenleri bu ‘barış’ ortamı olanlar bunu çok iyi biliyor kuşkuusuz. Peki ya varolma nedenleri bu olmayanlar, onlar niye barış çığırtkanlığı yapıyor? İşte onlar ya canlı kalmanın her şeyden önemli olduğunu düşünüyorlar, ya da gerçek durumlarını, bu barışın varolmalarının temel nedeni olduğunu gizlemeye çalışıyorlar.



Temsil-i Reddiyeden, Reddi Temsileye

isimsiz



Birey, planlanmış ve örgütlü ‘çağdaş’ dünyada hayatını idame ettirmek için pek çok zorunlu ve yapısal ilişkiye girer. Temsil ilişkisi bireysel erkin toplumsal yapılarla sistematik ilişkiye girmek üzere bir kuruma transferidir.


Temsil ilişkisi, bireyi, ‘sosyal’ hayat iç!nde çağrılabilir kılmak üzere genel isim ve kategoriler yaratır. Toplumsal işbölümüne dayandırılan bu genel isimler bireyin toplumsal aidiyetini oluşturur. Yaşanan sistem içinde bir bireyi adlandırma/çağırma mekanizmaları dışında özel ismiyle ‘Ali’ ya da ‘Ayşe’ olarak betimlemek tabii ki mümkündür. Ancak, toplumsal ilişkiler her bireye özel isminin ötesinde pek çok ‘genel isim’ takar. Birey, hayatını biyolojik olarak yeniden üretirken bile bu genel isimlere dahil olur, çünkü kendi dışında oluşturulmuş̧ zorunlu toplumsal ilişkilerle yüzyüzedir. Neredeyse her tür edim kodlanmış ve hukuki, kültürel vs normlara göre disipline edilmiştir. Bu edimlerin etkin öğesi olduğunda birey, genelisimlerin sıradan bir nesnesi haline gelir. Karşıdan karşıya geçerken ‘yaya’, vücudu beklenen fonksiyonları yerine getiremediğinde ‘hasta', yasaları bilmediğinde ya da yok saydığında ‘sanık', karnını doyurmak için çalışırken ‘işçi’, ‘memur’ ya da bir tür 'ücretlidir.


Birey, örgütlü sermayenin ve sistemin dayattığı ça!ışma zorunluluğu karşısında emeğini satarken biricik aidiyeti ve ismi saymasa da ‘işçi’dir. Sermaye onu özel ismiyle dikkalt almaz. Sistem içinde sermaye ile ilişkiye geçmek için genel ismini kabullenmek ve buna denk düşen kurumca temsil edilmek durumundadır. Sermayenin tanımadığı ‘Ali' ya da ‘Ayşe' çalışıyor olmanın getirdiği sorunlar sözkonusu olduğunda, ‘işçi’ kimliğiyle dikkate alınır ve bu kimliğin temsili dolayımı ‘sendikası’ devreye girer.


Toplurnsal ilişkiler, bireyin sorunlarını kendi başına çözemeyecek kadar organik ve hiyerarşik olduğunda, birey kurumlar ve örgütler karşısında kendisine sunulan genel isme boyun eğer. Bu genel isim birey kendini onunla anarak toplumsal ilişkiye girebildiğinde ve bireyliğini yoksadığında güç kazanır. Dünyanın bireyden çaldığı güç, güçsüz bireylerin benzerleriyle birlikte oluşturduğu temsili kurumda sınırları daralmış, özel bir alanda yeni bir ortalama güç olarak ortaya çıkar.


Temsili kurumlar bu anlamda bireyin devlet katında aczinin kabülü ve düzen içinde koleklif gücünün ifadesidir.


Temsili kurumların varlığı ve bireylerin adına devletle ilişkiye girmesi belli koşulları öngerektirir: Bireyin kişisel istemi dışında zorunda olduğunu hissettiği bir faaliyet ya da yaptırım sözkonusudur. Bu yaptırım toplumsal işbölümüne bağlı kriterlere göre sınıflandırılabilecek pek çok birey için geçerlidir. Örneğin boyu ve ağırlığı topIumdaki genel ortalamadan epey düşük olanlar ‘çocuk’ olarak adlandırılır. Bu adlandırma, kapitalist üretim tarzının ortaya çıkışıyla emeğin iş sürecindeki verimliliğine göre oturmuş bir kategori haline gelmiştir. ‘Çocuk’ adlandırmasının etkinliği toplumun bu kategoriye farklı toplumsal etkinlik alanları yaratmasıyla mümkündür. Kan bağlarıyla bağlı olduğu büyüklerin oluşturduğu ‘aile’, yetişkin olarak hayata alıştırıdığı ‘okul’, ‘çocuk emeğine uygun iş’ ‘çocuk’ çağrımasının toplumsal tabanını oluşturur. Bu kurum ve ilişkilerin olmadığı bir yerde 8 yaşındaki bir insan ‘çocuk’ diye çağrıldığında, kendisine seslenildiğini anlamayacaktır.


Çağırma mekanizmalarının temsili kurumlarla denk düşmesi çağrılan ‘kitle’nin devlet ya da toplum karşısında talepkar olmalarını gerektirir. ‘Genç’ ve ‘gençlik’ üzerine egemen ve alternatif söylemler olsa da, bu kalabaIık kendi toplumsal aidiyetini sadece bu sıfatla tanımlamaya kalkmadıkça etkin temsili kurumlar ortaya çıkamaz. Ama, ne zaman, ki çağrılanlar isimlerini devlete karşı toplu talebin yolu olarak kullanırlar, o zaman temsili kurumlar, devletin göreli ya da mutlak kontrol işlevini yerine getirmesi için zorunlu hale gelir. Çalışanların temsili örgütleri bunun en karakteristik örneğidir. Varolan ilişkilerin kendisine verdiği ismi benimseyip ortak noktada talepkar olan işçiler, tarihin pek çok kesitinde temsili kurumlarinı devlete dayatmışlardır. Tam bu noktada temsili olmayan mücadele örgütlerinin de varolabileceğini belirtmek gerek. Ancak sözkonusu birliğin ortaklığı bir toplumsal sıfat ise (‘işçi’, ‘köylü’, ‘gençlik’, ‘halk’ gibi) devlet bu sıfatı kurumsal bir kabuk içinde ‘sivil toplum’un ogelerinden biri haline getirmek için pek çok fırsata sahip olacaktır. Tarih bu tür genel sıfatların oluşturduğu birlikteliklerin devlet katında kutsanmış kurumlara dönüşmesinin ya da yeni bir devlet doğurmasının örnekleriyle doludur. Sendikalar ve politik partiler en çarpıcı örneklerdir. Oynanacak sahnenin ve dövüşülecek kurumsal yapının belli olduğu tüm durumlar devletin yararınadır.


Yöneten ve sömürenlerin orgütlü olduğu bir dünyada -ki bu örgütlülük temsili kurumlardan öte biza­ tihi devletin kendisidir- bireylerin en azından yönetilmeye ve sömürüye karşı ezilen ve kitleselleştirilen olarak ortak bir aidiyeti vardır. Bu ortak aidiyetin de varolan statüko içinde tanımlı olduğu açıktır.


Ancak, bu durum birliğinin bireylerin toplum karşısındaki tepki ve etkinliklerini temsili kurumlarda ol­ duğu gibi törpülemesi bir zorunluluk değildir. Genel isimlerin olduğu yerde, bireyin kendi istemlerinden feragat ederek temsil edildiği açıktır. Bir çalışan, ‘işçi’ olarak temsil edildiğinde toplumsal aidiyeti dışındaki bireyliği ya törpülenir ya da diğerleriyle birlikte ortalaması alınır. Oysa ‘işçi’, ‘baba’, ‘yurttaş’, ‘erkek’ diye çağrılabilen bu tek vücut tam da kendisini yok sayan bu isimler yerine kendi bireyliğini çağırabilir. İşte ancak ve ancak bu bireysel öz çağırmanın dışavurumunun kolektif bileşkesidir ki, tüm toplumsal aidiyet biçimlerini yadsırken, temsili kurumları da yadsıyarak özgürlüğünü kovalamaya başlar.


Teknolojik Romantizmin Ölümü

isimsiz


Bugünkü anlamıyla teknoloji kavramı, ‘rasyonellik’ kavramıyla ortak bir özgeçmişe sahip. Rasyonel karar verme süreci’nin toplumun tüm alanlarına yayılması ‘teknik gelişme’nin kurumsallaşmasına doğrudan bağlı. ‘Araçların organizasyonu’ ya da ‘alternatiflerden birini seçme’ diye tanımlanabilecek amaçlı-rasyonel etkinlik, hegamonyanın özgül bir biçimidir. Rasyonellik, doğa ya da toplum üzerinde bir tip hegamonyayı ima ederken, teknik kontrol ilişkiler ağını da kapsar. Rasyonel eylem tam da bu anlamda kontrölün gerçekleşme dolayımıdır. Yaşamın ‘rasyonelleşmesi’ bir biçimde hegemonyanın kurumsallaşmasıyla eşzamanlı gelişir.


Sürecin ‘teknik’ boyutu ise teknolojidir.


Kavram olarak ‘teknoloji’ ve bireylerln kafasındaki haliyle ‘teknokrat!k mantık’ pek çok yönüyle ideolojiktir. Bu ideolojinin kurucu öğeleri ise ‘metodik’ olmak, ‘bilimsel olmak’, ‘hesaplı’ olmaktır. Ama bu ‘norm’ların bir başka sıvası da toplumun ve/veya insanın kontrolüdür aynı zamanda. ‘Teknokrat’lar arasında yaygın kabul gören ‘teknoloji ürününün tarafsızlığı’ önermesi bile bir ideolojik dışavurumdur aslında. Çünkü kontrolün gerçekleşme dolayımları, teknolojik ürüne sonradan ya da dışardan dikilen yamalar olmayıp, bizzat ‘tekniğin harikaları’nın yapısında vardır. Son yılların masum devrimi ‘mikroelektronik patlama’ insan-insan ve insan-doğa ilişkilerini disipliner boyutunu rafine biçimlerle yeniden örgütlemiştir. Bu, tek başına kullanım biçiminden kaynaklanmamakta, bizzat aracın kendisi belli bir ilişki biçimini dayatmaktadır. Hiç kuşkusuz ilişkiler kullanılan dolayımdan bağımsız değildir, hatta dolayımın kendisidir. Bu ‘dil’ örneğinde de böyledır, ‘kompüter’ örneğinde de. Ve nasıl ‘söylemler dizgesi’ bir iktidar biçimiyse, ‘teknoloji’ de bir iktidar biçimlenişidir. Bu nedenle de teknoloji, toplumsal mücadelelerin hedeflerinden biri haline gelmektedir. Çözümün teknolojinin radikal bir dönüşümünde ya da ‘karar alma süreci’ne katılmada yattığı sanısı oynayacak yeni domino taşları aramaktadır.


Bugün, dünya üzerinde sağdan sola geniş bir yelpaze oluşturan ‘yönetim biçimleri’nin meşruluğunun temel bir öğesi, ister ‘kapitalist’, ister -tırnak içinde­ ‘sosyalist’ olsun, hepsinin, tebasına ‘bilimsel ve teknolojik gelişmeyi’ garanti etmesidir. Bu vaat, bireylerin kafasında ‘yaşam düzeyinin yükselebileceği’ biçimindeki kodlama ile yeniden üretilirken, teknolojik kontrol ağı gözlerden kaçabilmektedir. Oysa bugün, doğanın ve insanın kontrolü, teknoloji sayesinde değil, bizzat teknoloji olarak genişleyerek yeniden üretilmektedir.


Teknoloji, insanın özgür olmamasının rasyonel olduğunu ve bağımsız olmasının ‘teknik olarak’ imkansız olduğunu vaaz etmektedir. İnsanın bu ozgür olamama hali hiç de tek başına ‘politik’ olmayıp, sözümona ‘yaşam düzeyini yükselten’ ve ‘emeğin üretkenliğini arttıran’ tekniğin o göz kamaştırıcı mucizelerine boyun eğişinde yatmaktadır.


Teknoloji tarihi, insan organizmasının davranış sisteminin basit elemanlarını, teknik araçlar olarak yeniden yaratmak biçiminde de özetlenebilir. Kolların ve bacakların yerini elektrik motorları, gözlerin ve kulakların yerini kontrol mühendisliğinin geri besleme aygıtları (transducer'lar, sensor'lar) almakta ve yönetici organ beyinin fonksiyonlarını da bilgisayarlar üstlenmektedir. Bugünün ‘en ileri teknolojisi’ robotlar ve sibernetik de üretim sürecinde insanın tümüyle ikamesini gerçekleştirme yolundadır.


Peki, böylece insanın teknolojiye bağımlılığı azaltmakta, daha az çalışmakta, daha çok mu boş zamanı olmaktadır? Hiç de değil!


Teknolojik ilerleme -ilerleme lafı da yansız değildir ya, neyse- insan-insan ve insan-doğa iletişiminin zorunlu biçlmlerini ortadan kaldıramaz. Bugün, Sovyetler Birliği'nde, ev bilgisayarları vatandaşlar arası iletişimi arttıracağı ve ‘başka amaçlar için kullanabileceği’ korkusuyla yasaklanırken, öte yandan ABD'de aynı ‘masum’ teknolojik cihazın nasıl kullanılacağı daha üretiminin başında kodlanmakla, dev bir ‘yazılım’ (software) endüstrisiyle kullanım biçimi dayatılmaktadır.


Öte yandan, ‘okuma-yazmayı bilgisayardan öğrenen çocukların ülkesi’ Japonya'da, 5. kuşak kompüterlerin insan beyninin pek çok faaliyetini üstlenebilecek fonksiyonlarını geliştirebilmek için, akıl hastaları ve mahkumlar lobotomi ameliyatlarıyla ‘bitki’lere döndürülmektedir.


İnsanın ‘en modern teknoloji’ye bağımlılığının bu ‘vahşi’ yönü bir yana, teknolojinin bugünkü örgütleniş tarzının kendi içinde pek de o kadar rasyonel olmadığı da yeterince ilginçtir. Büyük Sahra'da kurulabilecek ve dünyanın enerji ihtiyacının yarısından fazlasını karşılayabilecek ‘temiz’ güneş reaktörleri projeleri, kapitalist üretim tarzının can alıcı sektörlerinden enerji ve petrokimyayı tehdit edebiieceği için geliştirilmemekte nükleer, termal ve petrol kökenli enerji yatırımlarına milyarlar yatırmak daha ‘rasyonel’ gelmektedir.


Bu noktada, kendi içinde dahi rasyonelliği tutturamayan bugünkü teknolojik örgütleniş tarzının gediklerini çimentoyla kapatmann, teknolojinin sonuçlarına katlanmak istemeyen insanların sorunu olmadığını belirtmek gerek.


Ya şu silah endüstrisine ne demeli? Milyonlarca insanın ölüm kararını tek bir düğmeye bağlayan savaş teknolojisi, yeni nükleer başlıklı, uzaktan kumandalı, kıtalararası füzeler yerine, tüm nükleer silahları çikolataya çevirecek bir buluş gerçekleştirip dünyadaki çocuklara dağıtsa daha anlamlı bir adım atmış olacak.


Robotlar, peki robotlar insanlığı çalışma zorunluluğundan kurtarabilecek mi? İnsanlar günün istedikleri bir saatinde, ama sadece bir saatinde çalışıp, diğer zamanlarda istediklerini yapabilecek kadar özgür olacaklar mı?


Öncefikle, bugün, insanların hiç çalışmasalar da istediklerini yapmak konusunda pek de öyle özgür olmadıklarını söylemek gerek. Bu, tek başına ‘politik sistem' sorunu değil'. İnsanların 'boş zaman’ diye adlandırdıkları zaman dilimi boş değil aslında. Bugün gezegenimizde, korkunç derecede gelişmiş bir ‘boş zaman teknolojisi’ ve teknolojiyi besleyen yine dev bir ‘tüketim endüstrisi’ var. İnsanların çalışmaktan arta kalan zamanlarında ne yapacakları belli.


Gezmek, kitap okumak, içki içmek, hovardalık yapmak, televizyon seyretmek, sinemaya gitmek, resim yapmak, fotoğraf çekmek, spor yapmak, sırtüstü yatmak, uyumak vs. Bütün bu ‘tembellik biçimleri’, ‘çalışma zorunluluğu’ karşısında, ‘tembellik hakkı’ olarak savunulası biçimlerdir ama, o kadar da ‘özgür’ biçimler değildir. Eğlenmenin biçimleri ve mekanları bellidir: lunaparklar, meyhaneler, gece kulüpleri vs.


Dinlenmenin biçimleri ve mekanları da bellidir: plajlar, parklar, evinizin balkonu, rahat bir koltuk vs. İnsanın, ama her insanın yeteneklerini sonsuz derecede geliştirebileceğin ‘kafasına göre takılabileceği’ zamanlar, insanın yeteneklerinin, kafasının ve takılma biçiminin değişmesiyle ilgilidir. Bugün ‘yetenek’ denen şey, teknolojik örgütlenmenin dayattığı işbölümüyle tanımlıdır. Bugunün insanının kafası ideolojilerle doludur. 'Takılma biçimi’ ise bu ‘her soydan ve boyda ideolojinin öğütlediği davranışlarca biçimlendirilir.


O halde o androidlerin, insansı robotların yapıp yapabileceği, ya insanlan iş sürecinden koparıp, bir türlü çare bulunamayan işsizler ordusunun nüfusunu arttırmaktır, ya da onu iş sürecinde makinanın doğal uzantısı haline getirip yoketmektir. Yoksa insanların teknofojiden bağımsız, özgür bireyler haline gelmesini ‘teknik’ olarak mümkn kılamaz.


Teknolojinin bugünkü nimetlerinin yaşamı kolaylaştırdığı, insanın üzerine düşen yükü hafiflettiği önermesi de ayrı bir saflık ürünü. Sesten hızlı giden yolcu uçakları, filan yerle falan yer arasını şu kadar saate indiren trenler, metropolisleri baştanbaşa kateden metrolar vs., hepsi insanın yolculuk için harcadığı süreyi kısaltırken, ‘işine yetişme’ kaygısını pekiştirmektedir. Bu teknoloji harikalarının ‘şaşmaz tarifeleri’, günümüzün ‘rasyonel’ bireyinin ‘zamanlama’ problemini çözmeye yöneliktir.


İşine zamanında yetişen zamanının değerini pek iyi bilen rasyonellik anıtı, bir yandan modern teknolojinin ürünü ulaştırma araçlarına dua ederken, öte yandan işyerinde de ‘becerikli yeni eleman’ kompütere dua etmektedir. Öyle ya, şimdiye kadar düzenlenmesi günler alan dosyalar, işlenmesi haftaları bulan parçalar, kompüterler ya da nümerik kontrollü takım tezgahları sayesinde ve kompüter yardımlı üretimle (CAM-Computer aided manufacturing) tez elden bitivermektedir. Bitivermektedir ama, çalışma süresi dolmayınca kompüter yardımlı işlerin sonu yine gelmek bilmemektedir. Eski ‘kas yorgunluğu’nun yerini başka tür bir ‘beyin yorgunluğu’ almakta, göz bozuklukları ortaya çıkmakta, hatta bilgisayar ekranı karşısında uzun süre yoğun şekilde çalışma sonucunda baş ağrıları psikolojik rahatsıztıklar, mide bulantıları ve kusmalar görülmekte, hamile kadınlarda düşüklere bile rastlanabilmektedir. İşte teknolojik mucize!


Diyeceksiniz ki, böyle teknoloji yazıları çok yazıldı. ‘Sonuç olarak ne diyorsun? Alternatif teknoloji mi öneriyorsun, yoksa 19. yy.'daki Luddistler gibi makinaları mı parçalayalım?’


Hiçbir şey demiyorum sonuç olarak. Mesele de bu ya! Hele bir Armageddon yapılsın, Millenium’da buluşalım. O zaman konuşuruz.


Teknoloji Üzerine Bir Kaç Söz

isimsiz


Günümüzde değişim teorileri, ‘yeni toplum’ alternatifleri tartışıldığında teknoloji ister istemez ken­ dini başlıca tartışma sorunlarından biri olarak dayatıyor. En farklı ideolojik konumlanmalardan konuya benzer ya da gerçekte aynı yaklaşımlar alındığı gibi sadece ince farklara rastlamak mümkündür.


1960'lı yıllardan sonra, teknoloji ­ ilerleme - refah şeklinde beliren klasik teknoloji savunusu artık eskisi gibi sürdürülemez hale gelmesine rağmen, yine de sorun tartışma gündemine getirildiği anda bir paradoksa giriliveriliyor. Ne insanIar, ne devletler, ne de toplumlar, teknik buluşların büyük ivmesi karşısında etkilenmeden durabiliyor. Ne de onun vaadettiği konfor, refah ve benzerlerine kulak tıkanabiliyor. Fakat öte yandan onun ürkütücü sonuçları, nükleer silahlar, çevre kirliliği, ‘yabancılaşma’ görmezlikten gelinebiliyor. Hele bir de artık tüm varlık sorunu ile karşı karşıya olduğumuzu düşününce sorular bu noktada doğrudan doğruya teknolojik tasarımın doğasına yönetmek zorunda.


Endüstrl devriminin başlarından, İkinci Dünya Savaşı'ndaki modern silahların toplu kıyımına rağmen, ancak yakın zamanlarda teknoloji mitosu ‘toplumsal ilerleme’, ‘iyi yaşam’ ve hatta ‘özgürlük’ gibi bir zamanlar kolayca içeriyor gibi göründüğü öğeleri içeremez oldu. İnsanın kendi yarattığı canavarın kurbanı olma­ sı tartışması popüler ve radikal düzeylerde gündeme gelmeye başladı.


Teknoloji savunusunun temel taşlarından birini oluşturan ‘iyi yaşam’ terimi eski Yunan'a, Aristo'ya kadar uzanıyor. Fakat terim Helenik kökenleriyle çok farklı anlamlar taşıyor bugün. Günümüzün maddi olarak etkin yaşam anlayışıyla gerek eski Yunan, gerekse ondan etkilenen anlayışlar arasında tekniğe bakıştan kaynaklanıyor bu farklar. Modern anlayışa göre teknik, yararlı bir nesneyi üretmek için gerekli harnmaddeleri, aletleri, makineleri ve diğer buluşları bir araya getirmek sorunu sadece. Günümüzde tekniğin değeri operasyonel süreçle, etkinlik, maliyet ve benzerleriyle ölçülüyor. Gerçekte ise maliyet, bütün diğer etkenlere göre teknik başarının değerlendirilmesinde ilk unsur. Fakat ‘eski’ anlayışta bu böyle değil, teknik; bu basit sözcük, çok daha karmaşık bir anlama sahip. Terim bu anlayışta toplumsal ve ahlaki bir bağlama oturuyor ve Aristo'nun cümleleri ile sorun sadece bir kullanım-değerinin ‘nasıl’ üretildiği değil ama aynı zamanda niçin üretildiği sorunu. Bütün tasarım ve üretim süreci boyunca teknik, teknik etkinliğe ve aynı zamanda toplumsal ve ahlaki yapıya ışık tutan kavram.


‘Tekniğin kaynağı üretilende değil, üreticinin kendisindedir’.


Eski teknik kavramı, burada, tekniğin amacının ‘iyi yaşam’ kavramıyla, ancak gelişmiş bir özne olarak üreticiyi kapsadığında bir anlamı olduğunu vurguluyor. Oysa günümüzde tekniğinde odak noktası özneden nesneye, üreticiden üretilene, kısacası yaratıcıdan yaratılana kaymıştır. Modern endüstri dünyasında ‘niçin’ sorusu aykırı bir sorudur. Etkinlik, nicelik ve emek sürecinin yoğunluğudur modern endüstri dünyasını ilgilendiren.


Teknoloji tasarımının bu biçimi neredeyse istisnasız bir şekilde günümüzün status quo'cu ya da ‘dönüştürücü’ bütün kesimlerine hakim durumda. Üretici güçlerin geliştirilmesinden söz edilmektedir hala. Fakat hemen kimse ‘üretici güçlerin’ fazla gelişip gelişmediğini sormamaktadır bile.


Oysa modern endüstri konusundaki hakim görüş hala onun bir ‘şey’ olduğu ve doğru amaçlar

için kullanılabileceğidir. Ve insanlar teknoloji tasarımının belirli bir türünün yarattığı ve karşılaştığı ihtiyaçları giderilmezse ne olacağı konusunda, belki de en korkutucu kabusta olduğundan daha fazla korkmaktalar. Toplumlar, bu ihtiyaçların yaratılma ve karşılanması sürecinde etkinliklerine göre hiyerarşiye oturtuluyor, ileri topiumlar bu ihtiyaçlarla otoritelerini sürdürebiliyorlar.


Aslında, butün toplum kurucularının radikal tavır takınamayacağı kaygan ve tehlikeli bir alandır söz konusu olan. Modern endüstriden çok önce başlayan bir çok sorun bugün modern endüstri ve teknolojinin parlak damgası altında kendini göstermektedir. Varolan teknolojik tasarım aslında bizim toplum tasarımımızdan başka birşey de değildir. ‘Yabancılaşma’, ‘şeyleşme’, kitleleşme ve bireylerin kitleler dışında pek bir anlamı olmaması insanların sürekli acısı, modern endüstrinin bir sonucu değildir. Modern endüstri bu olguları güçlendiren, derinliğini arttıran bir etkendir ama hepsi değil. İnsanların kendilerini belirli biçimlerde örgütlemeleri idi önemli olan. Anonim şirketin ortaya çıkışi belki de yüksek fırınlardan çok daha önemli bir buluştu.


Lewis Mumford'un çok açık olarak gösterdiği gibi tarihin ilk makineleri belki de ‘erken uygarlıkların’ anıtsal binalarını ortaya çıkaran, insan sürülerinden oluşturulmuş ‘mega-makinalar’ idi. Modern teknoloji, toplum halinde örgütlenmenin kurumsal tekniğinden çok farkli değildir ve belki de kökleri tam onun içinde yatmaktadır. Ruhban kurumları, beliren bürokrasi, daha sonra monarşiler ve düzenli ordular kurumsallaşmış otoriter bir tekniğin otoriter çekirdeğini oluşturdular.


Altyapı-üstyapı, ruh-madde vb.'den bir an kurtulabildiğinizde politik yapıların aletler ve makinalardan daha az teknik olmadığı ortaya çıkacaktır. Aksi takdirde deveyi gördüğu halde, deve tanımına sahip olmadığı için şaşkınlığa düşen adam rolünü sürdürmeye devam edilir. Politik, idari ve bürokratik, ekonomik mekanizmaların bir dev halinde örgütleyip bir arada tuttuğu bir makinadır toplum. Birbirini bir makinanın dişlileri gibi gerekseyen, kendi başına bir çok şey ifade edemeyecek ‘birim’ler halinde kurulmuştur bu nedenle. Bu nedenle bütün toplum kurucular, insanı tek olarak algılamaktansa, sınıf, ulus, kavim vb. içinde yoketmek istemekteler ve bütün toplum kurucularının radikalliklerinin ömrü kendi toplumlarını kurana kadardır. Yeni bir Mega-Makinanın insanların, doğrudan yönetimlerini, istedikleri işi istedikleri şekilde yapmalarını, hiyerarşik yapılar tarafından güdülmemelerini, kitle olmaktan çıkmasını sağlamasını beklemek, avuntudan başka ne olabillr ki?


Öte yandan, varolan ihtiyaçları ve giderilmelerini veri kabul eden herhangi bir anlayış ‘uygun’ teknolojiyi boşu boşuna arar durur, çünkü teknoloji bizim kendi şeyleşmemizle birlikte bir şeydir. Eğer bazı toplum kurucular gibi dünyanın büyük bir fabrika halinde örgütlenmesi istenmiyorsa belki de ilk sorun, hiyerarşiye ilişkin bütün öğretilenleri unutmaktır.



Çalışma

isimsiz


Çalışma günümüzün ‘kutsal’ kavramlanndan biri. İlköğretim sürecinden başlanır onurı kutsallığının öğretilmesine, çalışmayan utanmalıdır ve hemen kendine bir iş bulmalıdır. Mühendis, doktor, işçi, memur, çöpçü, kasap olarak nitelenebilmelidir, yaşamı ancak böyle anlam bulacaktır. Yaşamlarımız böyle ‘anlam’ bulur.


‘Yaşam etkinliktir’, evet öyledir ama ‘etkinlik’ sözcüğünün yerine başka bir sözcük kolayca yerleşmiştir bugün, iş. Yaşam iştir kısacası ve intihar günahtır.


Eski zanaatkar, ürettiği eserle övünen kundura zanaatkarı, kafes ustası, müzik aletleri ustası, çizmecibaşı, taş oyma ustası, hattat, eski, güzel ama ‘geri’ bir anıdır belleklerimizde. Onların yaşamlarının kopmaz bir parçası haline gelen zanaatları, ürettikleri eserle çok yönlü bütünleşmeleri, ‘aşılması gereken’ ve ‘aşılmış’ bir durağıdır tarihin. Oysa iş sürecinin bize dişarıdan bakması bizim onun, onun bizim dışımızda olması tarihin ‘zorunlu’ başka bir durağıdır.


Hiçbir zanaatkarın sabah evinin kapısinda karısını öpüp ‘ben işe gidiyorum’, ‘işe geç kaldım’ dediğini sanmıyorum. Ama bugün özneden çok bir nesne haline gelmiş üretici için bunlar gündelik konuşmalardır. Bununla da kalmaz, üreticinin karısı kocasına ya da tam tersi, ‘yaşamaya zaman ayır’ der. ‘İş’ vardır bir yanda ve yaşamak vardır, tatillerde ulaşabileceği düşünülen. O da bir türlü olmaz.


‘İş’ ve ‘çalışma’nın böylesi kavranılışında ‘iş arıyorum’ sözcükleri ‘yaşamak istiyorum’ sözcüklerine çevrilebilir kolaylıkla.


Ama; şu anda, çok daha geniş fakat mutlaka yapılacak olan ‘tarihin zorunlu durakları’ ile nitelenebilecek aşamalar ve ilerleme teorilerinin tartışmasını bir yana bırakalim; hemen her ‘dunya görüşü’ için bir zorunluluktur çalışma.


Fakat insanları karınca kolonisi olarak algılayıp ‘Japon Mucizesi’nin, Japonların gece 22'lere kadar

çalıştıkları için gerçekleştiğini, Türklerin en çok tatil yapan millet olduğunu anlatan ve çalışmayı

göklere çıkaran anlayışı bir kenara bıraksak bile, çalışmayı ‘zorunluluk’ olarak niteleyen yaklaşımlarda da bu anlayışlarındaki içtenliği bulmak zor olacaktır.


Marks, iş sürecindeki yabancılaşmayı anlatırken, hayli çarpıcı çözümlemeler, güzel betimlemeler yapar, Marksistler de, çalışmanın ‘kerhen’ yapılması olgusunu vurgularlar. Öte yandan konu uygulama alanında başka türlü çözülür, ‘çalışmayanların saflardan atılması’, kamplara sürülmesi ve çalışkan işçilerin nişanlar ve yurt dışı tatilleriyle ödüllendirilmesi gibi.


Soğukkanlı düşünüş tarzı, bütün davranışlarını bilime ya da rasyonaliteye adayan tarz, yaşadığımız her şeyin zorunluluk olduğu fikrine yatkındır. Bunu ona bugünün rasyonelliğinden çok geleceğin bilinemezliğine dayatır. Böylesi bir rasyonalite de en fazla zorunlu çalışmanın geçilecek bir aşama olduğu, bu aşamanın da daha fazla çalışmakla geçilebileceği ve birgün insanlarin yerine robotların çalışacağı düşüncesine varır. Fakat korkarız bugün piyano çalan robotlar olduğu gibi, çalışma üzerine böyle bir zihniyetle taburesine oturmuş balık avlayan bir robot ve fabrikada çalişan bir insan bile görmek mümkün olacaktır.


Purchase this book or download sample versions for your ebook reader.
(Pages 1-23 show above.)